Gazeteci Alican Uludağ’ın 19 Şubat’ta Ankara’da gözaltına alınarak İstanbul’a götürülmesi ve 20 Şubat’ta tutuklanması; yalnızca bir soruşturma süreci değil, Türkiye’deki ifade özgürlüğü ve yargı pratiği üzerine yeniden düşünmeyi gerektiren bir tabloyu ortaya koyuyor.
19 yıl 6 ay 15 güne kadar hapis!
Uludağ hakkında düzenlenen iddianamede zincirleme şekilde “Cumhurbaşkanına hakaret”, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, kurum ve organlarını alenen aşağılamak” suçlamaları yöneltilirken, talep edilen ceza 3 yıl 11 ay 15 günden başlayıp 19 yıl 6 ay 15 güne kadar uzanıyor.
Bir gazeteciye bu denli ağır ceza olur mu?
Bu tabloyu tartışmalı kılan yalnızca Alican’a yöneltilen suçlamaların kapsamı değil; talep edilen cezanın ağırlığıdır. Zira kamu vicdanında sıkça karşılaşılan bir karşılaştırma var: Şiddet içeren suçlarda dahi bu ölçekte ceza taleplerinin her zaman görülmediği bir ortamda, bir gazeteciye neredeyse 20 yıla varan hapis cezası istenmesi, ölçülülük ilkesinin sorgulanmasına yol açıyor. Hukukun temel prensiplerinden biri olan orantılılık, tam da bu noktada anlam kazanır. Ceza, suçla dengeli olmalıdır. Aksi halde adalet duygusu zedelenir.
Rahatsızlık, cezalandırma gerekçesi olamaz
Alican Uludağ bir gazeteci. Mesleği gereği kamu adına soru soran, araştıran, eleştiren bir isim. Gazetecilik, doğası gereği iktidarı denetleme işlevi taşır. Bu nedenle gazetecilerin yazdıkları, çoğu zaman rahatsız edicidir. Ancak demokratik bir hukuk devletinde bu rahatsızlık, cezalandırma gerekçesi değil; aksine ifade özgürlüğünün güvencesi olarak görülmelidir.
Yargıya güven yok edildi
Daha da dikkat çekici olan, sürecin yürütülme biçimi. Ankara’da ikamet eden bir gazetecinin gözaltına alınıp İstanbul’a götürülmesi ve tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konulması, yalnızca hukuki değil, sembolik bir anlam da taşıyor. Silivri, uzun süredir kamuoyunda sadece bir cezaevi olarak değil; gazetecilerin, akademisyenlerin ve muhalif isimlerin tutulduğu bir yer olarak anılıyor. Bu algı doğru ya da yanlış olabilir, ancak varlığı bile başlı başına bir soruna işaret eder: Yargıya duyulan güvenin yok olması.
Neden tutuklandı?
Bir gazetecinin kaçma şüphesinin bulunmadığı, sabit ikametgah sahibi olduğu bir durumda tutuklanması ise ayrı bir tartışma başlığıdır. Tutuklama, bir ceza değil; istisnai bir tedbirdir. Ancak Türkiye’deki yargı uygulamalarında çoğu zaman bir ön cezaya dönüşebiliyor. Bu durum, masumiyet karinesiyle de çelişir niteliktedir.
Gazeteci susarsa toplum da susar
Bir ülkede gazeteciler ağır ceza talepleriyle karşı karşıya kalıyorsa, bu yalnızca onların sorunu değildir. Bu, toplumun haber alma hakkının da daraldığı anlamına gelir. Çünkü gazeteci sustuğunda, toplum da susar.
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla değil; o kararların toplumda yarattığı etkiyle de ölçülür. Eğer bir yargılama süreci, geniş kesimlerde “bu kadar da olmaz” duygusu yaratıyorsa, orada durup yeniden düşünmek gerekir.
Eleştiri, cezalandırılması gereken bir eylem değildir
Gazetecilik suç değildir. Eleştiri, cezalandırılması gereken bir eylem değil; demokrasinin temelidir. Alican Uludağ dosyası, bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor. Asıl soru şu: Bu hatırlatma, gerekli değişimi doğuracak mı?
Gazeteci Alican Uludağ’ın savunması alınmadan tutukluluğuna devam kararı
Gazeteci Alican Uludağ tutuklu, soru 299: Adalet Bakanı sessiz kaldı












Bir Yorum