Türkiye’de siyaset konuşulurken tartışmalar genellikle iktidar ve muhalefet eksenine sıkışıyor. Oysa asıl mesele çoğu zaman bundan çok daha derin. Sorun yalnızca iktidarın ne yaptığı ya da muhalefetin ne yaptığı değil; hangi görüşten olursa olsun, güç elde edenlerin kuralları kendilerine göre esnetme eğilimi göstermesi.
Son günlerde CHP‘de yaşanan süreç de bu açıdan dikkat çekici bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Partide tedbir kararıyla göreve gelen yönetim, kurultayın yapılamamasını aynı tedbir kararına dayandırdı. Ancak aynı süreçte MYK oluşturuldu. Daha sonra MYK, CHP’nin adeta anayasası niteliğindeki tüzükte Parti Meclisi’ne verilmiş olduğu belirtilen bir yetkiyi kullanarak 9 milletvekilini tedbirli olarak disipline sevk etti.
Tartışma da tam burada başladı.
Eleştiriler, MYK’nın Parti Meclisi’nin yerine geçerek böyle bir karar alma yetkisinin bulunmadığı yönünde yoğunlaştı. Buna rağmen süreç işletildi. TBMM Başkanlığı da milletvekillerinin itiraz süreçlerinin tamamlanmasını beklemeden kararı uyguladı.
Bugün gelinen noktada CHP Yüksek Disiplin Kurulu toplandı. Gökhan Günaydın hakkındaki tedbir kaldırılırken, diğer 8 milletvekilinin itirazları reddedildi. Ancak kurulun üç üyesi karara muhalefet şerhi koydu. Muhalif üyelerden Süleyman Bülbül ise yaptığı açıklamada, CHP Tüzüğü’ne göre MYK’nın bu konuda yetkili olmadığını ve alınan kararın hükümsüz olduğunu ifade etti.
Burada herkesin siyasi görüşüne göre farklı değerlendirmeleri olabilir. Kimi MYK’nın haklı olduğunu savunabilir, kimi tüzüğün açık hükümlerinin ihlal edildiğini düşünebilir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken nokta başka.
Türkiye’nin kronik sorunu, kuralların varlığı değil; kuralların yalnızca işimize geldiği zaman hatırlanmasıdır.
Anayasa, kanun, yönetmelik veya parti tüzüğü… Adı ne olursa olsun, bir metnin değeri yalnızca yazılmış olmasından gelmez. O kuralların, onları uygulayanların çıkarına ters düştüğünde de uygulanabilmesinden gelir.
Bugün iktidarı eleştirirken hukuku savunanlar, yarın kendi ellerine güç geçtiğinde aynı hukuka bağlı kalmak zorundadır. Aynı şekilde bugün muhalefetteyken kurumsallık talep edenler de kendi kurumlarında aynı hassasiyeti göstermek zorundadır.
Çünkü hukuk devleti, sevdiğimiz insanlar için ayrı, sevmediklerimiz için ayrı kurallar üretme rejimi değildir.
Türkiye’nin temel problemi belki de tam burada yatıyor. Kurumlar kişilere göre şekilleniyor, kişiler kurumlara göre değil. Oysa gelişmiş demokrasilerde önemli olan kimin yönettiği değil, yönetenin hangi kurallarla sınırlandığıdır.
CHP’de yaşanan son tartışma bu nedenle sadece bir parti içi çekişme olarak görülmemeli. Bu olay, Türkiye’nin yıllardır aşamadığı kurumsallaşma probleminin yeni bir yansımasıdır. Çünkü mesele CHP, AK Parti ya da başka bir siyasi parti meselesi değildir.
Mesele, güç kimin eline geçerse geçsin, kuralların değişip değişmediği meselesidir. Ve Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu sorunun cevabıdır.