Terör örgütü PKK ve bağlantılı yapıların fiili varlığına son vermesi ve silahlarını bırakmasını hızlandırmayı amaçlayan, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak isimlendirilen kanun teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Tutanağa göre oylamada 562 oy kullanıldı. 468 kabul, 88 ret ve 6 milletvekili çekimser oy kullandı.
Milletvekilini serbest bırakmak demokrasi mi?
Yeni Parti’nin milletvekillerini serbest bırakmasını “demokrasi” ve “özgürlük” olarak adlandıranların bu söylemini baştan kabul etmiyorum. Ne olacaktı yani? Parti olarak grup kararı alıp yasaya karşı olan milletvekillerini dışlayacaklar mıydı? Her milletvekili zaten kendi özgür iradesiyle karar verir; kimi kabul eder, kimi reddeder. Kaldı ki kabul edenler “barıştan yana”, kabul etmeyenler “barışa karşı” diye bir ayrım mı yapılacak? Bu nasıl bir özgürlük, bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır? Bir milletvekilinin bir yasa teklifine “evet” ya da “hayır” demesi, tek başına onun barıştan yana ya da barışa karşı olduğunu göstermez. Asıl mesele, farklı düşüncelerin var olabilmesi ve insanların kendi siyasi iradeleri doğrultusunda oy kullanabilmesidir. Dolayısıyla milletvekillerini “serbest bırakmak” başlı başına bir demokrasi göstergesi değildir. Demokrasi, zaten milletvekilinin iradesini kullanabilmesinin doğal koşuludur.
Peki bu nasıl bir siyaset?
Doğal olarak Yeni Parti milletvekillerinden 35’i evet, 54’ü ret oyu verdi. Evet oyu verenlerden birisi de Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel oldu. Özgür Özel’in Meclis kürsüsündeki konuşmasını baştan sona okudum. İster istemez şu soruyu sordum: Bu nasıl bir siyaset? Bir siyasi lider, iktidarı bu kadar ağır sözlerle eleştirip aynı iktidarın hazırladığı yasaya nasıl “evet” diyebilir? Üstelikte mesele yalnızca iktidara yönelik siyasi eleştirilerden ibaret değil. Özgür Özel, doğrudan önündeki yasa teklifinin kendisini de ağır biçimde eleştirdi.
Barış başka, yasa başka
Peki sonra ne oldu? “Bu yasaya evet diyeceğiz.” İşte tartışılması gereken asıl meselede burada başlıyor. Çünkü barış başka, yasa başka şeydir. Barış istemek ile belirli bir yasa teklifini desteklemek aynı şey değildir. Türkiye’de hiç kimsenin barış istemeyen bir siyasetçiye ihtiyacı yok. Şehitlerin gelmemesini, annelerin ağlamamasını, çocukların ölmemesini istemek zaten siyasetin en temel sorumluluklarından biridir. Fakat “Barış istiyorum” cümlesi, her yasa teklifinin kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek siyaset tam da burada başlar.
Barış ile yasayı birbirine bağladı
Özgür Özel’in konuşmasında ise bu iki konu birbirinden ayrılıyor. Eğer iktidara güvenmiyorsanız, iktidarın eline verdiğiniz yetkilerin nasıl kullanılacağı konusunda neden iyimser olasılığı esas alıyorsunuz? Üstelik başka bir yol da vardı. “Barışa evet, bu yasaya hayır” denebilirdi. “Silahların bırakılmasını destekliyoruz. Çatışmasızlığı destekliyoruz. Barışı destekliyoruz. Ancak bu metin eksik, bu yetkiler sakıncalı, demokratikleşme hükümleri yok. Bunlar düzeltilmeden bu yasaya evet demiyoruz” denilebilirdi. Bu da bir siyasi tutumdu. Hatta Özel’in en doğal tutumlarından biri olabilirdi. Çünkü barış sürecini desteklemek ile iktidarın hazırladığı her düzenlemeyi desteklemek arasında kocaman bir fark vardır.
Hukuken tartışmalı bir metin ise neden evet?
Özgür Özel ise bu iki şeyi birbirinden ayırmak yerine birbirine bağladı. “Hayır” demenin barışın önünde durmak anlamına gelebileceğini düşünüyor. Asıl tartışılması gereken de budur. Şimdi Özel’e sormak gerekir. Barış amacı, yasayı hukuki denetimden çıkarır mı? Yürütmeye verilen yetkilerin sınırı yeterince belirli mi? Yargının alanına giren sonuçlar neden yürütme organının tespitine bağlanıyor? Ceza hukukunun sonuçlarını kim belirliyor? Özgür Özel’in barış istemesini değil, barış hedefini gerekçe göstererek hukuken tartışmalı bulduğu bir metne neden “evet” dediğini sorgulamak gerekiyor. Bu, “barışa karşı mısın?” gibi kolay bir savunmaya sıkıştırılamayacak çok daha ciddi bir anayasa-hukuk tartışmasıdır.
Özgür Özel’in TBMM tutanaklarındaki konuşmasının tamamı
Özgür Özel’in TBMM’ndeki konuşmasının TBMM tutanaklarından alınan bölümü şöyle:
“YENİ PARTİ GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) – Sayın Başkan, Sayın Genel Başkanlar, Eş Genel Başkanlar, değerli milletvekillerimiz, bizleri ekranları başında izleyen sevgili vatandaşlarımız; sizleri Yeni Parti Grubumuz adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün, Türkiye’nin en ağır, en yakıcı, en uzun sorunlarından birini konuşmak üzere bu çatının altındayız. Öncelikle, bu kanun teklifini buraya getirenler, açık açık yazmasalar, konuşmaya cesaret etmeseler de meselenin adını doğru telaffuz etmek durumundayız. Bugün Kürt meselesini konuşmak üzere buradayız. Kürt meselesi; yalnızca bir terör meselesi değildir, yalnızca bir güvenlik meselesi değildir, yalnızca bir örgütün silah bırakması meselesi hiç değildir. Eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, demokratik temsil, özgür siyaset ve birlikte yaşama meselesidir. Herkesin kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve inancıyla kendisini bu ülkenin eşit yurttaşı hissedebilmesi meselesidir. Aynı zamanda, Edirne’deki, İzmir’deki, Trabzon’daki, Manisa’daki yurttaşlarımızın güven içinde yaşaması, evladını teröre kurban vermemesi meselesidir. On yıllardır canımızı, malımızı, kaynaklarımızı feda ettiğimiz bu mesele 86 milyon yurttaşımızın meselesidir. Demokrasimizin, kalkınmamızın, bölgesel gücümüzün, toplumsal huzurumuzun ve ortak geleceğimizin meselesidir. Biz, Cumhuriyeti kuran, millî egemenliğini tesis eden ve Türkiye’yi çok partili demokrasiye taşıyan siyasal mirasın sahipleriyiz. Cumhuriyetimiz, üniter devlet yapımız, ülkemizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğü kırmızı çizgimizdir. Biz, Kürt meselesinin demokratik çözümünü bu ilkelerin karşısında değil onların güvencesi olarak görüyoruz çünkü toplumsal barışın sağlanmasını üniter devletin alternatifi olarak değil tam tersine en güçlü dayanağı ve güvencesi olarak görüyoruz. Yurttaşlarımızın adalete, devlete ve cumhuriyete bağlılığı korkuyla değil eşitlikle, özgürlükle ve aidiyet duygusuyla güçlenir. Korku üzerine devlet inşa edilmez; devlet, özgüven üzerinde, ayakta sağlamdır. Yurttaşlarını baskıyla yöneten iktidarlar devletlerini güçlendirmezler; toplumu kutuplaştırırlar, aidiyeti zayıflatırlar ve bölünme riskini büyütürler. Cumhuriyeti kurmak ve çok partili demokrasiye geçirmek de üniter yapımızı zayıflatmamış, aksine güçlendirmiştir. Kürt meselesinin demokratik çözümü de cumhuriyetimizi, devletimizi ve ulusal bütünlüğümüzü güçlendirecektir. Bu soruna hiçbir zaman seçim takvimine bakarak yaklaşmadık, anketlere göre konuşamadık, konjonktür değişince söz ve tavır değiştirmedik; işine geldiğinde “çözüm” diyen, işine gelmediğinde bütün Kürtleri terörist ilan edenlerden olmadık. Tarihsel tutarlılık içinde hep aynı yerde, hep doğru yerde durduk. Dün ne söylediysek bugün de aynısını söylüyoruz. Bu mesele, şiddetle değil siyasetle çözülmelidir; gizli pazarlıklarla değil milletin gözü önünde, milletin rızasıyla çözülmelidir; bir kişinin iradesiyle değil Türkiye Büyük Millet Meclisinin demokratik meşruiyetiyle çözülmelidir; herkesin kaygısını gören, acısını da umudunu da yüreğinde taşıyan bir büyük toplumsal mutabakatla çözülmelidir. Yıllarca biz bunu savunduk, bu meselenin çözüm adresi Meclistir dedik, komisyon kurulmasını yıllarca önerdik, komisyon kurulduğunda katılım gösterdik; tüm tahriklere, bütün sabotajlara rağmen masada kaldık. AK PARTİ ve diğer partilerle birlikte bazen aynı salonda buluştuk, bazen ayrıştık ama meselenin kendisinden hiçbir zaman kopmadık, yapıcı katkımızı hiçbir zaman esirgemedik, ülkenin hayrına olmayan hiçbir işin altına imza atmadık. Komisyon raporuna katkı verdik, imzamızı koyduk. Sürecin başında durumumuzu şöyle özetlemiştik: Destekleyeceğiz, katkı sunacağız ve denetleyeceğiz. Her aşamasında yapıcı olmaya gayret gösterdiğimiz bu süreçte başta ortaya koyduğumuz ilkelerden hiç sapmadık çünkü bizim tutumumuz günlük değil tarihseldir, konjonktürel değil ilkeseldir. Siyaset ilkeyle yapılır. Biz, işine gelince “çözüm”, işine gelmeyince “terörist” diyen, süreci önce masaya koyup sonra buzdolabına kaldıran, Dolmabahçe’de görüştükleri rahmetli Sırrı Süreyya Önder’i hapse atıp sonra arkasından timsah gözyaşı dökenlerden hiç olmadık. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; siyasi iktidar bu süreci maalesef büyük bir özensizlikle yönetmiştir. Müzakereleri kapalı kapılar ardında yürütmüştür, bu toplumsal meseleyi ikili müzakere ortamına sıkıştırmıştır, toplumsal mutabakat fırsatını kendi eliyle heba etmiştir. Bizi, muhalefeti dışarıda bırakmak için elinden geleni hatta akla gelmeyenleri yapmıştır. Komisyonda oluşan ortak iradeye rağmen özel görüşmeler, özel takvimler, özel siyasi hesaplara sıkıştırılmaya çalışılan bir süreç yürütülmüştür. “3 kişinin bildiği metin” diye bir metin kutsanıp Meclisten gizlenmiş, Adalet ve Kalkınma Partili vekillerden dahi gizlenmiş, bir telaş ve bir panikle son sürece girilmiştir. Komisyonda itiraz eden, soru soran, eleştirilerini dile getiren milletvekillerinin üzerine yürümeye kadar iş vardırılmış yani bir süreç yönetmek yerine, bir devlet yönetimi anlayışı göstermek yerine farklı bir telaş, farklı bir panik, bilinmeyen bir ruh hâli bütün Meclisin, bütün milletin gözü önünde yaşanmıştır. Barışın hukukunu milletin gözünden kaçırarak yazamayız, yazılamaz. Toplumsal uzlaşma yangından mal kaçırır gibi kurulamaz. Millet sonunda kendisine bilgi verilecek bir sürecin seyircisi değildir; millet bu ülkenin sahibidir, ta kendisidir. Değerli milletvekillerimiz, açıkça ifade etmek istiyorum: “Bu teklife ‘hayır’ deme hakkı en çok olan siyasi parti kimdir?” diye millete, sokağa sorduğunuzda hiç şüphe yok ki bugün karşınızda bulunan Yeni Parti Grubudur. Çünkü süreç devam ederken en ağır saldırılara uğrayan bizleriz. Cumhurbaşkanı adayı tutuklanan, yol arkadaşları hapsedilen, partisine yargı eliyle butlan atanan biziz. Öyle saldırılara maruz kaldık ve kalıyoruz ki en temel insan haklarının ihlal edildiği, masumiyet karinesinin yok sayıldığı bir düşman hukukuna muhatabız. Sahte delillerle, kanıtlanmamış iddialarla, gizli tanık ifadeleriyle tarihe utanç olarak geçecek bir süreci yaşıyoruz. Yerel seçimleri kaybettiği için siyasi rekabeti rafa kaldıranların ailelere, eşlere, evlatlara zulmeden darbeci anlayışına muhatap olan bizleriz. Günlerdir günlerdir bu teklife “hayır” dememiz için binlerce öneri, eleştiri hatta tepki alan bizleriz ama hepinize şunu hatırlatıyorum: Yarın bu ülkeyi yönetecek olan da biziz ve bu millete olan bağlılığımızla, bu ülkeye olan sevgimizle, toplumsal barışa olan inancımızla sorumluluk alan da biziz; kolaya kaçmayan, devlet ciddiyetiyle karar veren; bu ülkenin on yıl, yirmi yıl, otuz yıl sonrasını düşünme sorumluluğunu yüreğinde hisseden de bizleriz. Biz, Türkiye’nin sorunlarını çözmek için Yeni Partiyi kurduk; kutuplaşmayı bitirmek, barışı getirmek için kurduk. Biz Yeni Partiyi bir partimiz olsun diye kurmadık; iktidar olsun, sorunları çözsün, sorunların ve eşitsizliklerin üzerine kararlılıkla yürüsün diye kurduk. Bize defalarca “Bu şartlarda o masada neden oturuyorsunuz?” dediler. Bu çağrıları yapanların öfkesini de kaygısını da anlıyorum ama kimse bize ne yaşadığımızı anlatmasın çünkü bize yapılanları en iyi biz biliyor, yüreğimizin en derinliklerinde hissediyoruz. Bir tanesini unutursak da yüreğimiz kurusun. (YENİ PARTİ sıralarından alkışlar) Evet, bu yasaya “hayır” deme hakkına en çok biz sahibiz ama bu hakkı milletin barış hakkının önüne koymayan da bizleriz. Komisyonda masadan kalkmadık çünkü o masa Erdoğan’ın masası değildir; o masa milletin barış umutlarının masasıdır, Türkiye’nin hak ettiği kalkınma umudunun masasıdır, Türkiye’de yaşayan etnik kökeni ne olursa olsun bütün gençlerin iyi bir gelecek umudunun masasıdır; öfkemizi milletin geleceğinin önüne koymadık, koymayacağız. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzdeki teklifin içeriği de hazırlanış biçimi kadar sorunludur. Yazımı aylar süren komisyon raporu katılan tüm partilerin mutabakatıyla hazırlandı. Raporun 7’nci maddesinde demokratikleşme vardı. Siyasi tutukluların durumundan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmasına, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesine kadar pek çok demokratikleşme önerisi vardı; altında iktidar milletvekillerinin de imzası vardı ama bu kanun teklifinde hiçbiri yok. Şimdi, birileri “E, bunlar kanunla olmak zorunda değil, yürütme yapar, uygulamayla olur, gelecekte olur.; hele bu süreç bir yere varsın, ondan sonra olur.” diyorlar. Bu süreç bir yere varsın diye tarif edilen, verilen süre örgütün silah bırakmasının teyit ve tespiti için geçen süre. “O süreyi de bekleyelim demokrasi için verdiğimiz sözleri bundan sonra yaparız.” Ya, elindeki silahı bir terör örgütü mensubunun teslim etmesiyle Mardin’deki gencecik bir seçmenin verdiği oyu alan belediye başkanının belediyeyi yönetmesini nasıl ilişkilendiririz? “Terör ile Kürtleri bir görüp gösteriyorsunuz zaman zaman.” deyince itiraz edenlere söylüyorum; seçilmiş bir milletvekilinin burada göreve gelip başlamasıyla, Anayasa Mahkemesi kararına gösterilen direncin ortadan kaldırılmasıyla ya da örneğin, bakanların gidip de bakan kimlikleriyle önce kayyım atanmış bir belediyeyi, ardından AK PARTİ ilçe başkanlığını ziyaretiyle, sonra gelip MKYK toplantılarında Esenyurt Belediyesinin kayyumu sorulduğunda “O farklı, orada başka şeyler var.” demesiyle… Neler olabilir, bu nasıl bir hukuk anlayışı? Esenyurt’taki kayyımı kaldırırsın, başka bir şey varsa, ona göre ne olacaksa olur, belediye meclisi eliyle olur ama 2 kayyımın bile partisine göre farklı tarifler yapan, orayı siyaseten elde tutmak için bu kadar büyük ve önemli gördüğümüz bir meseleyi buna alet edenlerin bu sürece nasıl bir katkı yapmasını bekliyorsunuz? Önümüzdeki teklifin içeriği de hazırlanış biçimi kadar sorunlu demiştim. Bu kanun teklifinde hepimizin altına imza attığı Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu’nun sadece, sadece 6’ncı maddesi var; o kısmı da sorunlu, özensiz, problemli, kapsamı tartışmalı, uygulaması tartışmalı, yetkilendirmesi tartışmalı bir şekilde hayata geçirilmiş.
Uzun tutukluluklara, gizli tanık düzenine, siyasallaşmış yargıya karşı tek bir demokratik adım yok. Hatay’ın seçilmiş Milletvekili Can Atalay için bir adım yok, bir adım atmaya da görünen vakitli bir niyet yok. Selahattin Demirtaş için açık bir hukuk yok; örtülü, keyfiyete kalmış bir muğlaklık var ve bunun tarifinde maharet gösteren birtakım iktidar aktörleri var.
Siyasi rakipleri, gazetecileri, akademisyenleri ve seçilmiş belediye başkanlarını cezaevinde tutan düzene ilişkin bir değişiklik yok.
Burada Komisyonun iradesini hiçe sayan, meseleyi yüzeysel ele alan, özensiz bir metin var.
Burada yargının bütün yetkisini yürütmeye devreden bir yetki var. Yasamanın üstlenmesi gereken sorumlulukları yürütmeye veren, istismara açık yetkiler düzenleyen bir metin var.
Yargıda verdiği tüm kararlar neredeyse Anayasa Mahkemesinden dönmüş, siyasi operasyonların başaktörü olmuş, bir siyasete gelmiş bir hâkim, savcı kürsülerine gitmiş birisinin de içinde bulunduracağı bir komisyona, siyasete kimin ne zaman dâhil olacağı konusunda bezirgânbaşılık gibi bir görevin tarifi var.
Yani, bu süreçten sonra siyasete dâhil olma meselesini bile bugünkü yürütmenin elinde koz olarak tutan veya bu meseleyi hâlen daha birtakım müzakerelerin parçası kılan bir anlayış var.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, Adalet ve Kalkınma Partisinin sicilini unutmuş değiliz. Kırk yılı aşkın bu meselenin yirmi beş yılı AK PARTİ dönemindedir. Binlerce şehit AK PARTİ döneminde toprağa düşmüştür. AK Parti’nin bugünkünden çok daha güçlü olduğu yıllar oldu, Mecliste büyük çoğunluklara sahipti, toplumdan geniş destek alıyordu, devletin bütün imkânları elindeydi ama hiçbir zaman bu meseleyi gerçekten çözmek istemedi. Çözümün gerektirdiği demokratik bedeli ödemekten hep kaçtı çünkü kalıcı çözümü, iktidar hesabının önüne koyamadı.
Bir dönem “açılım” dedi, Dolmabahçe’de masa kurdu, sonra seçim hesabı değişince o masayı devirdi, dün birlikte oturduğu siyasetçileri ertesi gün cezaevine gönderdi, masaya kendi oturttuğu siyaset arkadaşlarını yıllarca pasif pozisyonlara itti, dün el sıkıştığı insanları ertesi gün terörist ilan etti çünkü Adalet ve Kalkınma Partisini yöneten akıl hiçbir zaman bu meselenin gerçekten çözümünü ve Türkiye’nin topyekûn huzurunu parti çıkarlarının önüne getirmedi.
Sayın Erdoğan bugün siyasi rakiplerini yargıyla bertaraf etmeyi göze alan, tek kaygısı kendi koltuğu olan bir noktadadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi şimdi de maalesef barışı isteyen, samimi bir tarafta durduğunu gösterememektedir; barıştan nemalanmak isteyen taraftadır.
Bize yapılan saldırılar da bu hesaptan bağımsız değildir.
Erdoğan, barış umutlarını yine heba etmek isteyen taraftadır, mecbur kaldığı için barıştan yanaymış gibi yapan taraftadır; Yeni Parti ise ona bu fırsatı vermeyen taraftadır. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)
Biz böyle bir iktidarın samimiyetine güvenmiyoruz, geçmişine güvenmiyoruz, bugünkü niyetine güvenmiyoruz, gelecekte vereceği sözlere de peşinen güvenmiyoruz. Biz kendimize ve milletimize güveniyoruz. Biz rüzgâra göre şekil değiştirenler değiliz. Biz doğru bildiğini ne pahasına olursa olsun savunan ve ilkelerine sahip çıkanlarız.
Değerli milletvekilleri, bizi uyaran yurttaşlarımızın sesini duyuyorum, “Bütün bunları yapan bir iktidarın getirdiği yasaya nasıl destek vereceksiniz?” dediklerini duyuyorum. Haksızlar mı? Bu soruyu son derece meşru buluyorum, bu itirazı ciddiye alıyorum. “Bu süreç, Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açacak bir anayasa pazarlığına dönüşür mü?” şüphelerini anlıyorum, var olan tehlikeleri görüyorum. “Bu iktidar demokratikleşmez.” diyenlerin endişesini, güvensizliğini paylaşıyorum ancak eleştirilerin barışa karşı olmadığını da görüyorum. Herkesin tam bir barışı arzuladığını ama her şeyin bu iktidara güvensizlikten kaynaklandığını biliyorum. Erdoğan iktidarı demokratikleştirmeyi başaramadı, başaramayacak; Erdoğan iktidarı kalkınmayı sağlayamadı, sağlamayacak; hukukun üstünlüğünü, adaleti getirmedi, asla getirmeyecek. O yüzden bunları bu iktidara bırakamayız, bırakmayacağız. İşte, buradan tarih önünde ifade ediyorum: Bu yasaya “hayır” deme hakkına en çok sahip olan Yeni Parti, kendi hakkını milletin barış hakkının önüne koymayacaktır. Barışın önünde durmayacağız. Bir daha şehit gelmemesi için, hiçbir evladımızın gazi olmaması için, yoksul evlere ateş düşmemesi için barışın önünde durmayacağız. Bir anne daha evladının tabutuna sarılmasın diye; bu ülkenin çocukları, bu ülkenin geleceğini okullarda, fabrikalarda, tarlalarda, laboratuvarlarda kursun diye barışın önünü açacağız. Türkiye, bölgemizdeki ve dünyadaki tehditlere karşı bir ve bütün olsun, güçlü olsun diye barışın önünü açacağız. Yıllardır teröre, silaha, gözyaşına harcadığımız gücümüzü üretime, eğitime, refaha ayırmak için barışın önünü açacağız. Korku olmadan, ayrımcılık olmadan, yan yana, gönül gönle ortak geleceği inşa etmek için barışın önünü açacağız. Biz ölüm değil hayat olsun diye, korku değil umut olsun diye bu sorumluluğu alacağız. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun, devam edin. ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) – Erdoğan iktidarının başaramadığı demokratikleşmeyi, kalkınmayı, adaleti ve hukukun üstünlüğünü de biz başaracağız çünkü bu iktidarın bunu yapmaya niyeti yoktur. Bu iktidarın koltuğundan başka düşündüğü yoktur. Bu ülkeye bu kadar kötülük yapan bir iktidarın barışın sahibi olmasını beklemiyorduk, olmayacakları açıktır. Barışın sahibi bu ülkenin adalete, huzura susamış tüm insanlarıdır. Demokratlar bu ülkeye barışı getirecek ama bu iktidarı milletin vicdanında asla aklamayacaklardır. Barışın sahibi ne Erdoğan’dır ne bir siyasi partidir ne bir örgüttür. Barışın sahibi -sahip çıkarsa gerçekleşir- milletin ta kendisidir. Biz insanca ve hakça yaşayacağımız bir Türkiye’ye inanan, Doğu’da ve Batı’da bunun hayalini kuran siyasetin temsilcileriyiz. Ortak bir barışın mümkün olduğunu biliyoruz ve biz bu hayali şehir şehir kurmaya talibiz. Terör örgütünün feshi, silahların bırakılması ve infaz düzenlemeleri çatışmayı sona erdirmenin konusudur, önemlidir ama yeterli değildir. Ama asıl hedefimiz demokratik çözümdür. Terörün kökünü ancak demokrasi kazır. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Bu milletin hiçbir ferdinin umudunu siyasi hesaplara ezdirmeyeceğiz. Barışı samimiyetsizliğe, çıkarcılığa teslim etmeyeceğiz. Değerli milletvekilleri, bugün silah faslının kapanması için bir kapı aralanıyor. Biz, o kapıyı kapatan taraf olmayacağız ama asıl büyük mücadele şimdi başlayacak; demokrasi mücadelesi, adalet mücadelesi, eşit yurttaşlık mücadelesi, kalkınma ve refah mücadelesi. Biz Komisyon raporuna imza koyduk, koyduğumuz imzayı namusumuz biliyoruz. Raporun silah bırakma ve hukuki geçişi düzenleyen (6)’ncı bölümüne de demokratikleşme sorumluluğunu ortaya koyan (7)’nci bölümüne de imza attık. Biz imzamızın gereğini yapacağız ama Cumhur İttifakı’nın da (7)’nci bölümün altında imzası vardır. Şimdi, o bölümü unutturma, erteleme gayretlerini dikkatle takip ediyoruz. Biz imzamızı namus biliyoruz. Sizin de kendi imzanıza sahip çıkıp çıkmadığınızı milletle birlikte takip edeceğiz. Bugünden sonra demokratikleşmeyi Meclise getireceğiz. Kayyum uygulamalarının sona ermesinin takipçisi olacağız. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasının mücadelesini vereceğiz. Hukuksuzca hapiste tutulanların hakkının mücadelesini hep birlikte vereceğiz. Bağımsız yargının, ifade özgürlüğünün, seçilmişlerin iradesinin ve eşit yurttaşlığın mücadelesini vereceğiz. AK PARTİ’nin yapmak istemediğini demokratlar olarak biz yapacağız. Onların kaçtığı çözüm sorumluluğunu biz üstleneceğiz, onların kurmadığı toplumsal mutabakatı biz arayacağız, onların sağlamadığı adaletin peşinden biz koşacağız, onların ertelediği demokratikleşmeyi biz gerçekleştireceğiz çünkü biz, yalnızca çatışmasızlığa değil demokratik barışa talibiz; yalnızca silahların susmasına değil sözün özgürleşmesine talibiz; biz, ortak geleceğimizin adalet ve refahla kurulmasına talibiz. Son sözüm, vatanını ve milletini korumak için gözünü kırpmadan canını veren şehitlerimize, ailelerine, daha 20’li, 30’lu yaşlarda toprağa düşen evlatlarımıza, onların annelerine, babalarına, eşlerine, çocuklarına: Kimse şehitlerimizin aziz hatırasını siyasete alet edemez. Hiç kimse milletimize “Evlatlarınız boşuna şehit oldu.” duygusunu yaşatmayı kabul edemez. Onlar “Bu vatan yaşasın, bu millet bir daha aynı acıları yaşamasın.” diye can verdiler. Bugünkü tutumumuz, bugün “evet” diyorsak gencecik çocuklarımızın kanı bir daha toprağa düşmesin diyedir, bir anne daha evladının tabutuna sarılmasın diyedir, Türkiye bir daha terörün karanlığına dönmesin diyedir. Bu oylamadan önce kulağımda çınlayan söz, şehit aileleri derneklerine 21 Kasım 2024 tarihinde -3 büyük derneğe, devletin de protokolünde yer alan- yaptığımız ziyarette şehit babasının “Vatan sağ olsun, ben yandım, başkası yanmasın ama kimse de bizi kandırmasın.” sözünün üzerinedir. Hatta aynı gün Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Abdurrahman Yılmaz Bey “Terörün bitmesini, şehidin gelmemesini, annelerin ağlamamasını biz de isteriz ama yeter ki önceki süreçte olduğu gibi kandırılmayalım.” demişti. Rahmetli Sırrı Süreyya Önder grubumuzu ziyaretinde “Belki bugün aldığımız bir kararla şehit ailelerini memnun edemeyiz ama bir daha şehit gelmemesi en önemli şeydir.” dediğinde demiştim ki: “Sırrı ağabey, geçen gün gittiğim bir dernekte başkanın sözleri tam da böyle ‘Terör bitsin, şehit gelmesin, anneler ağlamasın, biz yandık, başkası yanmasın ama kimse bizi kandırmasın.'” O gün, rahmetli Sırrı Süreyya Önder böyle bir bakış açısının bizim üstlendiğimiz sorumluluktan da değerli bir sorumluluk olduğunun hakkını teslim etmişti hatta bir gün o derneği birlikte ziyaret etme zemini oluşsun diye konuşmuştuk; Allah nasip etmedi, ömrü yetmedi ama artık bundan sonra 10 Kasımda Anıtkabir’e de birlikte çıkmanın, evladını kaybetmiş bütün anaların acısını hep birlikte yüreğimizde hissetmenin, bir daha hiçbir eve evlat acısı düşmesin diye sorumluluk almanın vaktidir. İlk günden, şehit aileleri ve gazilerimizin gözünün içine bakamayacağımız bir şeyin içinde olmayacağımızı söylemiştik. Aynı kararlılıkla ifade ediyorum ki herkes kendi vicdanıyla yaşar, herkes vicdanının sesini bastırabildiği zaman uykuya dalar. Esas olan, şehit ailelerinin, gazilerin, terörle sarsılmaz bir kararlılıkla mücadele eden başta Türk Silahlı Kuvvetlerimiz olmak üzere, tüm güvenlik güçlerimizin ve terörden zarar gören vatandaşlarımız olmak üzere tüm milletimizin yüzüne bakamayacak bir duruma düşmemektir. Kırmızı çizgilerimiz nettir: Atatürk, Lozan Antlaşması, devletin birliği ve ülkenin bölünmez bütünlüğü ile Anayasa’nın güvence altına aldığı cumhuriyetin temel nitelikleri. Bunlar tartışma veya pazarlık konusu yapılamaz, buna asla izin vermeyiz. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Bu anlayışla, iktidara değil ama milletimize güvenerek, bu metne değil ama partimizin duruşuna ve milletvekillerimizin göstereceği duruşa güvenerek, bu metne kefil olmadan ama barışın sorumluluğunu taşıyarak, iktidarın hesabına karşı durarak ama Türkiye’nin geleceğinin önünü açacak bir sorumluluğu üstleniyorum. Ben ve yönetici arkadaşlarım tarihsel bir tutarlılık ve sorumluluk içinde bu yasaya “evet” diyeceğiz. Bununla birlikte, bunu bütün vatandaşlarımıza ilan ederim ki Yeni Partimizi millet kurmuştur, partimizin adını millet koymuştur, partiyi büyüten de güçlendiren de milletimizdir. Bu sebeple, milletvekillerimiz de seçildikleri illerde millet ne diyorsa ona göre karar verecek, ona göre oy kullanacaktır. Bu ifadeyle, Yeni Parti Grubunu kararında serbest bırakıyor değilim; aksine, kendi il, bölge, temsil ettiği toplumsal kesimlerin hassasiyet, beklenti, endişe, umut ve heyecanını dikkate alarak onları milletin vekili olma sorumluluğuyla baş başa bırakıyorum. Hiçbir Yeni Parti milletvekili üyesinin ve milletinin sesini duymadan davranmayacak, Yeni Partinin yeni nesil siyasetinin gereği budur. (Yeni Parti sıralarından alkışlar) Biliyoruz ki barış, demokrasi ve adalet bu ülkenin ilacı olacak, bu ilaç birimize değil hepimize şifa olacak. Kendimize güveneceğiz, insanımıza güveneceğiz, mücadelemize güveneceğiz ve ortak geleceğimizi hep birlikte kuracağız. Herkesin buna inanmasını ve güvenmesini arzu ediyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. Bundan sonra bu kürsülerden kanın, gözyaşının, ayrılıkların değil birlikte olmanın, birlikte yaşamanın, birlikte kalkınmanın, geleceğe 86 milyon güvenle birlikte bakmanın umudunu taşıyarak yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti sıralarından ayakta alkışlar, MHP sıralarından alkışlar)”