Fail tek, sorumluluk kaç kişilik?

Kahramanmaraş’ta saatler içinde bir cümle yerleşti: “Bireysel bir saldırı.”

Evet, fail tek bir kişi olabilir.
Ama ortada 9 kişinin hayatını kaybettiği bir saldırı var.
Peki bu sonuç da mı bireysel?

“Bireysel” ifadesi çoğu zaman gerçeğin sadece bir kısmını anlatır. Faili tekilleştirir, sorumluluğu daraltır. Oysa bu olayda ortaya çıkan sonuç, bir kişinin sınırlarını aşacak kadar ağır.

Çünkü mesele yalnızca bir saldırganın silaha sarılması değil; o silaha nasıl ulaşabildiği, o silahlarla okula nasıl girebildiği ve hiçbir engelle karşılaşıp karşılaşmadığıdır.

14 yaşındaki bir saldırgan, çantasına 5 silah ve 7 şarjör koyarak okula girebiliyorsa, burada durup düşünmek gerekir:
Bu sadece “bireysel” midirı, yoksa bir dizi ihmalin sonucu mu?

Saldırganın babası tutuklandı.
Hukuken anlaşılır bir adım.
Silahların evde nasıl saklandığı, saldırganın bu silahlara nasıl ulaştığı elbette sorgulanmalı.

Ama bu, sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor.

Çünkü geride kalan sorular hâlâ yerinde duruyor:
Bu kadar silaha erişim nasıl mümkün oldu?
Okulda denetim mekanizmaları yeterli miydi?
Bu sürecin önceden fark edilmesi mümkün müydü?

Bir kişi yargılanabilir.
Ama peki ya geride kalan sistem?

Türkiye’de devlet okullarında güvenlik ve temizlik personeli eksikliği, velilerin yakından bildiği bir gerçek. Pek çok okul, bu temel ihtiyaçları karşılamak için velilerden destek istemek zorunda kalıyor.

Bu durum yalnızca bir imkân meselesi değil; aynı zamanda bir tercih meselesi.

Eğitim yalnızca ders anlatmak değildir.
Çocukların güvenliğini sağlamak da eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır.

Milli Eğitim Bakanı’nın konumu da bu tablonun dışında değil.
Türkiye’de bakanlar atama yoluyla göreve geliyor ve yürütme yapısı içinde belirli bir çerçevede hareket ediyor. Bu durum, bakanın tek başına kapsamlı yapısal sorunları çözme kapasitesini doğal olarak sınırlıyor.

Ancak bu gerçek, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor.
Çünkü hangi siyasi görüşten olursa olsun, hangi yetki sınırları içinde görev yaparsa yapsın; okullarda eğitim gören çocukların güvenliği, doğrudan doğruya Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğunda.

Bu nedenle tartışma iki düzlemde ilerliyor:
Bir yanda sistemin işleyişi, diğer yanda bu sistem içinde görev yapanların sorumluluğu.

Ve bu iki düzlem arasındaki gerilim, en ağır şekilde böyle anlarda görünür hale geliyor.

Böylesi bir tablonun ardından kamuoyunda doğal olarak bir istifa beklentisi doğuyor.
Çünkü sorumluluğun olduğu yerde, hesap verme ihtiyacı da vardır.

Ancak Türkiye’de siyasal pratik, bu beklentinin çoğu zaman karşılık bulmadığını gösteriyor.
Bakanların bu tür olaylar sonrasında görevden ayrılması, istisnai örneklerle sınırlı kalıyor.

Bu nedenle, mevcut tabloda Milli Eğitim Bakanı’nın istifa etmesini beklemek, çoğu zaman bir temenni olarak kalıyor.

Ama bu, istifa beklentisinin anlamsız olduğu anlamına gelmiyor.
Aksine bu beklenti, hesap verilebilirlik talebinin ve kamu vicdanının bir ifadesi olarak varlığını sürdürüyor.

“Bireysel” deniyor.
Ama hayatını kaybeden 9 kişinin bireyselliği görmezden gelinemeyecek kadar ağır.

Çünkü bu tür tanımlar, kaybı değil sorumluluğu daraltıyor.

En acısı şu:
Saldırıda hayatını kaybeden 1 öğretmen ve 8 öğrencinin aileleri, ömürlerinin sonuna kadar tek bir soruyla yaşayacak:

Neden?

Bu soru yalnızca onların değil, hepimizin önünde duruyor.
Ve bu sorunun cevabı, tek bir kişiye ya da tek bir kuruma sığmayacak kadar ağır.

Bu yüzden bu soruya; iktidarıyla, muhalefetiyle, akademisyeniyle, toplumun her kesimiyle herkesin cevap vermesi gerekiyor.

Çünkü bazı sorular vardır, cevaplanmadıkça kapanmaz.

Ve bazı acılar vardır, cevap bulunmadıkça dinmez.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir