Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan son görüntüler, yalnızca bir yemin töreni tartışması değil; Türkiye’deki iktidar yapısına dair derin bir kırılmanın görsel özetidir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinden yürütmeye geçerek Adalet Bakanı yapılan Akın Gürlek’in yemin töreni, fiziki gerilim ve sert siyasi semboller eşliğinde gerçekleşti.
Muhalefet milletvekilleri Gürlek’i protesto ettiler.
Sonrası ise siyasetin fotoğrafı oldu:
CHP’li Mahmut Tanal’a yönelik yumruklu müdahale, bir başsavcıyı koruma çemberine alan iktidar milletvekilleri ve muhalefetin kürsüye doğru fırlattığı Anayasa kitapçığı…
Bu kareler, kuvvetler ayrılığı tartışmasının artık metinlerde değil, doğrudan görüntülerde yaşandığını gösteriyor.
Bir başsavcının doğrudan yürütmenin merkezine taşınması, “hukuki bağımsızlık” algısını zorluyor.
Hukuken mümkün olan her şey siyaseten meşru mudur?
Yargıdan yürütmeye geçiş, Türkiye’de artık olağan bir kariyer rotası mıdır?
Bu sorular yalnızca muhalefetin değil, hukuk devleti ilkesine inanan herkesin sorusu.
Meclis, anayasal olarak millet iradesinin tecelli ettiği yer.
Ancak son yıllarda yasama organının yürütmenin onay makamına dönüştüğü eleştirileri giderek artıyor.
Yemin töreninin güvenlik çemberi içinde ve fiziki müdahalelerle anılması, Meclis’i bir müzakere zemini olmaktan çıkarıp güç gösterisi alanına dönüştüren algıyı besliyor.
Gürlek yemin ederken kürsüye doğru fırlatılan Anayasa kitapçığı ise yalnızca bir protesto değildi. Mesaj netti: “Sorun kişi değil, sistem.”
Bugün yaşananlar bir taraf için iktidar otoritesine sahip çıkma, diğer taraf için hukuk devletinin aşınması anlamına geliyor.
Sorun şu ki; Türkiye’de artık krizler metinlerde değil, görüntülerde yazılıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir başsavcı koruma çemberi altında yemin ederken, Anayasa kitapçığı havada uçuşuyorsa, burada tartışılan artık yalnızca bir atama değildir.
Bu, iktidarın kuvvetler dengesiyle kurduğu ilişkinin görüntüsüdür.
Ve bugünkü görüntüler, uzun süre hafızalardan silinmeyecek.










